15 Ekim 2012 Pazartesi

TABUTTAKİ SES



   
 'Belkide' dedi içinden. Tren kalkmak üzereydi ve Çiğdem, 'Belki tekrar görüşürüz' cümlesinden daha fazlasını duymaya ihtiyacı olduğunu biliyordu. Yağmurdan ıslanmış saçlarını eliyle kulağının arkasına itti. Rimeli akmış mıydı bilmiyordu. Gözlerinin dolduğunun farkında mıydı Ali, onu da bilmiyordu. Elindeki küçük valizin sapını sıkıyordu tüm gücüyle. 'Hoşçakal' demeli miydi? Yoksa hiçbirşey söylemeden, anın büyüsünü bozmadan dönüp gitmeli miydi? Ali sarılsaydı şimdi sımsıkı, 'Gitme, kal benimle' deseydi kalır mıydı? Kalmazdı büyük ihtimalle. Fakat yinede içinde dayanılmaz bir biçimde Ali'nin sarılmasını ve kal demesini istiyordu. Beynine hücum eden onlarca soru vardı. 'Hoşçakal' diyerek trene bindi Çiğdem. Hardal sarısı kabanının cebinden kağıt mendil paketini çıkardı. İçinden bir tane mendil çıkararak, gözlerinin altını sildi. 'Keşke' dedi içinden, 'Keşke insan yaşadıklarını da, en azından mutsuzluklarını, ayrıldığı şehirde bırakabilseydi'
'Belki lanetli bir türüz, yaşadığımız acıları hafızamız ömür boyu saklıyor' dedi önünde oturan, kırklı yaşlarında, takım elbiseli bir bey.
'Ah afedersiniz, kederli olduğunuz öyle aşikar ki biran istemeden sesli düşündüm sanırım. Bu arada kendimi tanıtmadım ismim Rıza' dedi elini uzatarak. Çiğdem afallamıştı. Birkaç saniye öylece bakakaldı. Adam tam elini geri çekmek üzereydi ki, Çiğdem yaptığı kabalığın farkına varıp aceleyle adamın elini sıktı.
'Çiğdem' dedi. 'Umarım geveze bir adam değildir' dedi içinden ve hemen pişman oldu. Sanki insanın beynini okuyan bir adamdı karşısındaki.
     Yolculukta tanıştığı insanlarla sohbet etmekten hoşlanmazdı Çiğdem. Genellikle kitap okur, yahut kulaklıklarını takıp müzik dinlerdi. Ancak şimdi ne kitap okuyabilecek durumdaydı, ne de müzik dinleyecek durumda. Başını yağmur damlalarının vurduğu cama yaslayıp, gelip geçen, hızla değişen manzarayı izlemek istiyordu. Aslında daha çok Ali'yi düşünmek istiyordu.
-Müzisyen misiniz? diye sordu Rıza. Çiğdem ikinci kez şaşırdı.
-Evet ama nereden..
-Tahminde bulundum sadece dedi Rıza hafifçe gülümseyerek.
-Solist misiniz yoksa bir enstrüman ile mi uğraşıyorsunuz? 
-Keman çalıyorum, Sizde medyum olmalısınız
-Maalesef! yanlış tahmin
-Tahmin konusunda sizin kadar usta değilim
-Emekli bir avukatım
-Emekli mi?
-Evet, bıraktım yani avukatlığı. Biraz kendime yönelip iç sesimi dinlemeye ihtiyacım vardı diyelim.
-Ferrarisini Satan Bilge'den mi etkilendiniz?
-Kimbilir? Belkide.
     Karşılıklı gülüştüler. 'Keyifli bir yol arkadaşı olabilirdi Rıza, eğer bu kadar acı çekiyor olmasaydım' diye geçirdi içinden Çiğdem. Tam çaprazında oturan kadına kaydı bakışları. Kadın da Çiğdem'e bakıyordu ve gözgöze geldiklerinde kadın utanıp bakışlarını kucağında memesini emmekte olan bebeğine çevirmişti. Kadının kaç yaşında olduğu pek belli olmuyordu. Oldukça yıpranmışa benziyordu. Ancak yaşının genç olduğunu tahmin etti. Başörtüsünden çıkan saçları siyahtı. Gözleri bıkkın bakmakla birlikte yinede hayat doluydu. Tam karşısında oturan kumral yeşil gözlü adam kocası olmalıydı. Adam otuzlu yaşlarında gösteriyordu. Dizine başını koymuş beş, bilemedin altı yaşlarında bir erkek çocuğu yatıyordu yan koltuğunda. Çocukluk aşkı Ömer'e benzetmişti adamı. Neredeyse yirmi yıldır görmemişti Ömer'i. Kimbilir, belkide benzettiği adamdan çok farklı bir görünüme sahipti şimdi. Ama yirmi yıl önce sarıya çalan kumral saçları, ve Çiğdem'i hiç görmeyen yemyeşil gözleri vardı. İlkokula gidiyorlardı. Sınıfta beyaz karanfili kırmızıya çevirmekle ilgili bir deney yaparlarken, kırmızı mürekkep şişesi, olduğu gibi Çiğdem'in üzerine dökülmüştü. Bir sonraki ders sınıfça müzeye gideceklerdi. Önlüğünde kocaman bir mürekkep lekesiyle müzede gezerken, birkaç metre önünde Ömer'in sürekli okulun en popüler kızı Didem'le şakalaşmalarını izlemiş, içinde derin bir keder hissetmişti. Çiğdem'in, siyah küt saçları ve sıradan tipinin aksine, Didem sarı uzun saçları ve hafif baygın bakan gözleri ile okuldaki birçok erkeğin ilgi odağıydı. Şimdi, birkaç hançer ve Padişah kıyafeti dışında müzeden hatırladığı tek şey, kalbindeki o derin kederdi. Yıllar geçtikçe unutmuştu Ömer'i. Başka aşklara yelken açmış, başka yaralar edinmişti yüreğinde. Ancak, şimdi onca yıl sonra, hemde başka birinin acısını hissederken ruhunda, hatırlayıvermişti. Kadın göğsünü usulca kıyafetinin içine soktu. Ayaklarının yanıbaşında duran hasır çantasından bir poşet çıkardı. Poşetin içinden bir parça börek çıkarıp kocasına uzattı. Sonra bir parça daha alıp yemeye başladı. Acıktığını hissetti Çiğdem. En son ne zaman birşeyler yediğini hatırlamadı. Hemen sonra aklına geldi. Bir önceki akşam Ali ve Turgutla beraber ekmek arası balık yemeye gitmişlerdi. Hem eğlenceli hemde kederli bir hava hakim olmuştu yemeklerine. Turgut Ali'nin işyerinden arkadaşıydı. Bir şirkette makina mühendisiydiler. Aslında Ali'den önce Turgut ile tanışmıştı Çiğdem. O zamanlar henüz konservatuar öğrencisi olan Çiğdem, biraz kemanını geliştirmek, birazda yavaştan tanınmak için akşamları bir mekanda solo keman çalıyordu. İşte o akşamlardan birinde, henüz Çiğdem prova yaparken, Turgut gelmiş, önce kendini tanıtmış, ardından o akşam aşık olduğu kıza aşkını ilan edeceğini ve bu sırada Eleni Karaindrou'nun To Vals To Gamou parçasını çalıp çalamayacağını sormuştu. Çiğdem 'memnuniyetle, şeref duyarım' cevabını vermişti. Gecenin sonunda Çiğdem, Turgut tarafından masalarına davet edilmiş, ve Özlem ile tanışmıştı. Kısa bir sohbetin ardından, herkes keyifli bir şekilde mekandan ayrılmıştı. İlerleyen günlerde Turgut ile Özlem sık sık uğrar olmuşlar ve Çiğdem kısa sürede bu iki gençle kaynaşmıştı. Birkaç ay sonra Turgut'un doğum gününde, bu kez kalabalık bir arkadaş gurubu ile gelmişlerdi. İşte Ali ile o gece tanışmıştı. İlk görüşte aşka inanmazdı Çiğdem. İlk görüşte hoşlanabilirdin birinden. Ama yokluğu canını acıtmazdı. Özlemezdin görmediğinde. İnsan zamanla aşık olabilirdi. Bazen küçük bir kelime bile yeterdi belki. Daha sonraki günlerde Ali'de Turgut ve Özlem'e katılıyor ve neredeyse her akşam Çiğdem'in keman çaldığı mekana geliyordu. Ara sıra da Çiğdem'e telefon açıyor ve telefonla konuşuyorlardı. Ancak telefon görüşmeleri oldukça kısa sürüyor, birbirlerini yeterince tanımadıklarından, konuşacak birşey bulamıyorlar, ve cümle aralarında oluşmaya başlayan uzun sessizliklerden sonra, telefonu kapatıyorlardı. Bir akşamüzeri Çiğdem dersten çıkmış eve dönmeye çalışırken yine Ali aramıştı. Akşam Ankara'ya gideceğini söylüyor, bir isteğinin olup olmadığını soruyordu. 'Benim içinde eğlen, çok özledim Ankara'yı' demişti Çiğdem. 'Birgün birlikte gideriz inşallah' diye cevaplamıştı Ali. İşte o an; Çiğdem'in Ali'ye aşık olduğu an olmuştu.
     Günler geçtikçe Ali'yi özlemek daha zor olmuştu. Kalbinde derin bir sızı duymuştu o zaman. Dünyanın en olağanüstü duygusu olabilirdi aşk...Yine de dünyada bunca acı, keder ve ısdırap varken, insanlar savaşta gözlerinin önünde çocuklarının ölümüne şahit oluyorken, eşlerinin, çocuklarının gözü önünde tecavüze uğruyorken, açlıkla ve binbir hastalıkla uğraşıyorken, kendi acısından utanmıştı Çiğdem. Alt tarafı aşık olmuştu işte. Dünya kuruldu kurulalı hergün milyarlarca insanın başına gelenden farklı birşey gelmemişti başına. Fakat Ali'nin zifiri bir geceyi anımsatan gözleriyle ona baktığı anlar düştüğünde hatırına, kalbinin derinliklerinde bir keder hissetmekten alıkoyamıyordu kendini. Hayat böyle bir şey miydi? Daha küçükken yada gençken, aşkı olduğundan çok daha farklı algılıyordu. Doğum gününün hatırlanmasını, hangi yemeği sevdiğinin bilinmesini, günde elli kere aranmasını aşk sanıyordu. Ancak şimdi anlayabiliyordu aşkın tüm bunların dışında çok daha derin birşey olduğunu. Hangi yemeği sevdiğini bilmediğin birini sevmenin mümkün olabileceğini..


*****************************************************************


     Çiğdem gözlerini açtığında, her yer karanlıktı. Nerede olduğunu anlamaya çalıştı ancak etrafı göremiyordu. Usulca kalkmak istedi. Başı sert bir yüzeye çarptı. Elleriyle yanlarını yokladı. Ahşap bir kutunun yani bir tabutun içindeydi. Gerçeklikle bağı koptu biran. Kabus görüyor olmalıyım diye düşündü. Ne kadar zamandır burada yatıyordu? Daha ne kadar yatacaktı? Ölüme mi terkedilmişti? Beyni cevabını bilmediği bir sürü soruyla doluydu. Elleriyle tabutun üst kısmına vurup açmaya çalıştı. Fakat üzerinde bir uyuşukluk vardı. 'Yardım edin' diye bağırmaya çalışıyor ancak sesi istediği şiddette çıkmıyordu. Bayıltıcı madde verilmiş olmalıydı. Biran içerisi çok sıcak geldi. Alnından bir damla ter saç diplerine doğru aktı. Ecel teri denilen şey gerçekti. Burada ölüme terkedilmişti. Ama neden ve kim tarafından? Demir bir kapının açılma sesini duydu. Kalp atışları hızlandı. Yardım edin diye seslendi tekrar. Sonra yine sessizlik oldu. Tabutun içindeki havayı idareli kullanmalıyım diye düşündü. Kısa ve yüzeysel nefes almaya çalıştı. Ne olduğunu hatırlamaya çalıştı ancak hafızası bulanıktı. Tabutun içindeki karbondioksit miktarı artmaya başlamıştı. O sırada bir müzik sesi gelmeye başladı. Piyano sesiydi. Birisi çok yakında bir yerde piyano çalıyordu. Mozartın greensleeves eseriydi. İnsanı tuhaf bir şekilde hem hüzünlendiren, hemde neşelendiren bir büyüsü vardı bu eserin ve Çiğdemin en sevdiği parçalardan biriydi. Gözkapakları kapanmaya başladı.
     Aliyi gördü. Bir temmuz sabahıydı. Henüz evlenmemişlerdi. Ali annesiyle tanıştırmak için Çiğdemi Rize'nin o şirin köyüne götürmüştü. Ertesi sabah Ali gizlice Çiğdemin odasına girmiş ve yüzündeki o muzip gülümsemeyle uyandırmaya çalışmıştı. Çiğdem'de müstakbel kayınvaldesine yakalanma korkusuyla Ali'yi iteleyip odanın dışına çıkarmış ve üzerini değiştikten sonra beraber evin terasına çıkmışlardı. Hiç konuşmadan sarılır vaziyette öylece oturmuşlar, mis gibi havayı içlerine çekmişlerdi. Kahvaltıdan sonra beraber evin arkasındaki bahçede çilek toplamışlardı. Hayatının en güzel günlerini yaşıyordu Çiğdem. Deli gibi aşık olduğu Ali'yle beraberdi. Ertesi gün Trabzon'daki Sümela Manastırı'na çıkmışlardı. Çiğdem kemanını da götürmüş ve orada şimdi çalmakta olan eseri çalmıştı. Etraflarında küçük bir kalabalık oluşmuş ve parçanın bitiminde herkes ayakta alkışlamıştı. Ali aşkla Çiğdem'e bakmış ve cebinden o küçük kutuyu çıkararak 'Beni karım olmakla şereflendirir misin?' diye sormuştu. Alkış seslerine karışan ıslık sesleri arasında evet demişti Çiğdem. Beyaz uçuşan eteği ve yakası dantelli beyaz tişörtüyle bir gelini andırıyordu adeta. Ali küçük bir öpücük kondurmuştu Çiğdem'in dudaklarına.
     Piyanodan gelen ses durmuştu. Parça yarım mı bırakılmıştı yoksa bitmiş miydi emin değildi Çiğdem. Emin olduğu birşey varsa o da az sonra öleceği idi. Ali üzülür müydü acaba diye düşündü. Trene binerken kal demediği için pişman olur muydu? Üzülürdü mutlaka. Ancak zaman herkes gibi onun da yaralarını sarmaya muktedirdi. Hayat bazen adil değildi herkese. Bazılarının acıya katlanma oranı başkalarına nispeten daha yüksekti. Sadece fiziksel acıları kastetmiyordu. İnsanın ruhunda çekilen acılar için de geçerliydi. Onlar belki de Tanrı tarafından daha doğarken kutsanan azınlıktı. Ama acı çekmenin de apayrı bir hazzı olduğu hemen herkesin kabul edeceği bir gerçekti. Çok yakınında bir ses duydu. Sesin ne sesi olduğunu anlamaya fırsat bulamadan biranda gözleri kamaştı. Tam kafasının üstünde bulunan sarı lambanın ışığı gözlerini almıştı. Bir müddet gözlerini açamadı. Demir kapının yeniden sesi duyuldu. Yavaşça gözlerini açtı. Doğrulmaya çalıştı ancak, kollarının altından ve ayaklarından zincirle bağlanmış olduğunu gördü. Başını kaldırıp etrafı görmeye çalıştı. Hemen sağ tarafında piyanoyu gördü. Piyanonun biraz sağında ahşap bir masa ve üzerinde bir kaç kitap vardı. Kitapların ismi okunmuyordu. Masanın üzerinde eski bir gramafon duruyordu. Yerde kırmızı,bir iran halısı seriliydi. Halının püsküllerine ve motiflerine bakılırsa oldukça eski olmalıydı. Duvarlarda hiç pencere yoktu. İçinde bulunduğu tabutun hemen yanında metal bir etajer ve etajerin üzerinde plastik bir bardak vardı. Bardağın içinde su olmalıydı. Elleri bağlı olmadığı için uzanma mesafesinde olan bardağı aldı Çiğdem. Burnuna götürüp koklamaya çalışırken, yarısı üzerine döküldü. Kokusu yoktu ancak yine de içmeye cesaret edemedi. Susuzluğa bir müddet daha dayanabileceğine inanıyordu. Buraya nasıl getirildiğini düşünmeye çalıştı tekrar. Ancak en son trende olduğunu hatırlıyordu. Yan tarafında oturan evli çifti hatırlıyordu. Karşısında oturan takım elbiseli adamı da hatırlıyordu. Bir ara sigara içmek için ara bölmeye geçmişti. Tren Ankara'ya varmak üzereydi. Ondan sonrası tamamen karanlıktı. Ali'yi dinleyip o trene hiç binmemeliydi. Uçakla gitmesini söylemişti Ali. Oysa Çiğdem gitmemesini söylemiş olmasını isterdi. Acelesi olmadığını düşünüyordu Çiğdem. Önünde, içinde taşıdığı acı azalıp, dayanılır raddeye gelene kadar geçecek upuzun bir zaman vardı ve biryerden başka bir yere gitmek için acele etmek anlamsızdı. Onur'u kaybettikleri günden sonra, üç yıl geçmişti ve acı içinde hiç azalmadan öylece duruyordu. Ali işten dönmemişti henüz. Onur dondurma diye tutturunca, bakıcısı Dilek markete gitmek için niyetlenmiş, ancak Çiğdem biraz hava da almak için kendisi gitmeye karar vermişti. Sabah Ali ile, Alinin iş yaptığı bankadaki müşteri temsilcisi kız yüzünden tartışmışlardı. Ali son zamanlarda çok değişmişti. Artık Çiğdem'i adeta görmüyor ve eve zorunlulukmuş gibi geliyordu. Arabanın kontağını çevirdi. Vitesi geri aldı. Gaza bastı ancak araba birşeye takıldı. Çiğdem arabadan inip arkaya baktığında, gördüğü şeyi algılayamadı. O an dünya durdu ve bir insanın yaşayabileceği en büyük acıyı yaşadı. Çığlık çığlığa bağırıyor, fakat sesi çıkmıyordu. Gerçek olamazdı ve olmamalıydı. Ancak bir karabasan olabilirdi. Biraz sonra uyanacak, ve herşeyin bir kabus olduğunu anlayıp Allah'a şükredecekti. Evet evet kesinlikle ölene kadar hiç durmadan şükredecekti. Yeter ki bu bir kabus olsundu. Ama gerçek orada tekerleklerin altında tüm korkunçluğuyla duruyordu. Onur'u ezmişti. Dilek mutfakta mercimek çorbasını blenderdan geçirirken, Onur annesinin peşinden gitmeye kalkmıştı. Çiğdem ve Ali iki yıl yoğun terapi almalarına rağmen, ikisi de kendilerini ve birbirlerini suçlamaktan tamamen vazgeçememişlerdi. Sonunda ikiside ayrılmanın daha iyi olacağına inanmıştı. Çiğdem Ali'yi hala çok seviyordu. Ancak Ali'yi her gördüğünde o günkü dalgınlığının sorumlusu olarak onu tutuyordu. Yaralarını birbirleri ile sarmayı denemişler ancak başaramamışlardı.
     Ayak sesleri duydu Çiğdem. Basamaklardan aşağı iniliyor gibiydi. Az sonra kapı açıldı. İçeri Rıza girdi. Çiğdem hiçbir anlam veremiyordu. Rıza'nın elinde bir tepsi vardı. Tepsinin üzerinde yiyecekler ve bu kez plastik yerine oldukça şık bir kadeh vardı. Gülümsüyordu Rıza.
'Yemek vakti' dedi.
'Beni neden kaçırdın? Ne istiyorsun?' diye sordu Çiğdem bağırarak. Rıza oldukça sakin görünüyordu.
'Şiiişşştt. Sessiz ol, Onur'u uyandıracaksın' dedi. Çiğdem afallamıştı.
'Ne saçmalıyorsun sen' diye haykırdı. Öfkeden deliye dönmüştü.
'Oğlumuz Onur. Öldü sanmıştın değil mi? Hastanede sana öldüğünü söylemişlerdi. Ama hayır, ölmedi hayatım. Herşeyi ben planladım. Şimdi yukarıda uyuyor. Vakti geldiğinde sende göreceksin'
Doğru olabilir miydi? Onur ölmemiş olabilir miydi?



***************************************************************


     Rıza'nın acı çeken kadınlara karşı hep bir zaafı olmuştu. Elbette Çiğdem ilk kurbanı değildi. Çiğdem'i yıllar önce hastanede oğlunun yaşam mücadelesi başında beklerken gördüğünde, ona aşık olmuş ve ona ulaşmak için plan yapmaya koyulmuştu. Günlerce uzaktan Çiğdem'i izlemişti. Onur'un defnedilmesinden bir süre sonra mezarından çıkararak özel solüsyonlarla bir çeşit mumyalama işlemi uygulamış ve onu özel yaptırdığı camdan tabut içine koymuştu. Böylece günler birbirini kovalamış, Rıza Çiğdem'e ulaşmak için uygun bir fırsat kollamaya çalışmıştı. İki gün önce yine her zamanki gibi Çiğdem'i takip ederken, peşinden Gar'a gitmiş, hemen arkasında sıraya girerek aynı yere gidiş bileti almıştı. Trende Çiğdem'le tanışmış ve inmek üzereyken, kimsenin bakmadığı biranda bayıltıcı sprey sıkarak Çiğdem'i bayıltmış, ve yakınının rahatsızlandığını söyleyerek kalabalık içinden sıyrılarak, birgün önce, bir aylığına kiraladığı otomobile bindirmişti. İzmit'e geri dönüyorlardı. Mutlu olmalarına az kalmıştı. Başlarda zor olacaktı. Ama Çiğdem, sonunda Rıza'nın aşkının büyüklüğü karşısında muhakkak saygı duyacak ve kalbini ona açacaktı. Daha önceki hüsran ve hayal kırıklıkları geçmişte kalmıştı.


***************************************************************************


     'Haydi, şimdi soğutma da yemeğini ye.' Rıza tepsiyi etejerin üzerine bıraktı ve Çiğdem'in göğsündeki zincirin kilidini açtı. Ancak her iki ayak bileğinden bağlıydı hala. Çiğdem hafifçe doğruldu. Yavaşça tepsiye uzanıp dizlerinin üzerine çekti. Bu durumdan kurtulabilmek için güçlü olması gerekiyordu ve güçlü olmak için de yemesi gerekiyordu. İştahsız bir şekilde çatala uzandı. Kırmızı biber dolması ve ızgara köfte vardı. Yedikçe iştahının açıldığını farketti Çiğdem. Yiyeceklerin hepsini bitirdi. Rıza tepsiyi Çiğdem'in dizlerinden alıp etejerin üzerine bıraktı. Çiğdemi tekrar zincirleyerek, tepsiyi aldı ve odadan çıktı. Çiğdem o gece sabaha kadar birkaç kez uyuyup uyandı. Her defasında aynı kabusu gördü. Kapı açılıyor ve içeri Onur giriyordu. 'Ölmedim anne bak buradayım' diye yanına koşuyor ve tam Çiğdeme sarıldığı sırada heryer kan oluyordu. Bir plan yapmalıydı. Zincirlerin anahtarını ele geçirmesi gerekiyordu ve bu hiç kolay olmayacaktı. Doğru olabilir miydi? Onur yaşıyor olabilir miydi? Bu mümkün değildi. Ancak hiç tanımadığı bu adamın Onur'u bilmesi, hastaneden bahsetmesi mümkün değildi. Onur'un yaşadığına dair küçücük bir umut varsa, herşeye razıydı Çiğdem. Ertesi sabah Rıza elinde beyaz bir elbiseyle geldi. Üzeri incilerle işlenmiş zarif  bir elbiseydi. Çiğdem'in göğsündeki zinciri çözdü. Kahverengi kazağını tutarak çıkartırken, Çiğdem kendini geri çekti. Gözgöze geldiler. Rıza kendinden emin bir şekilde tekrar Çiğdem'in kazağını tuttu ve yavaşça çıkararak elbiseyi giydirdi.
'Onur'u görmek istiyorum' dedi Çiğdem
'Sabırlı ol. Nikahtan sonra göreceksin' dedi Rıza. Tekrar odadan çıkarak, az sonra elinde kahvaltı tepsisiyle geri döndü. Tepsi oldukça özenli hazırlanmıştı ve iki kişilikti. İki bardak meyve suyu, omlet, poğaça, kızarmış ekmek, tereyağı, biraz peynir ve yeşil zeytin vardı. Tepsinin içindeki küçük vazoda renkli çiçekler bulunmaktaydı. Rıza vazoyu tepsiden alarak etejerin üzerine koydu. İçinden bir çiçek çekerek, sapını kısalttı ve Çiğdem'in saçlarının arasına yerleştirdi. Rıza'nın parfüm kokusu geldi Çiğdem'e. Midesinin bulandığını hissetti biran. Rıza'nın kemerine takılı anahtarları farketti. Hızlıca etejerin üzerinden meyve suyu bardağına uzandı ve içindekini Rıza'nın yüzüne fırlattı. Bardağı kırarak karnına batırdı. Rıza yere düştü. Gözleri Çiğdem'e bakıyordu. Çiğdem'in anlam veremediği bir bakış vardı gözlerinde. Şaşkınlık yada korku değildi. Kızgınlık yoktu. Belki biraz hayal kırıklığı olabilirdi. Yerde biraz kıvrandıktan sonra hareketi kesilmişti. Gözleri Çiğdem'de takılı kalmıştı. Çiğdem biranda kendini dehşet içinde hissetti. Bir insanı daha mı öldürmüştü? Düşünmeden, içgüdüleriyle davranmıştı ve ne yapacağını bilmiyordu. Anahtarlar Rıza'nın kemerindeydi ve onlara bu mesafeden ulaşması mümkün değildi. Rıza'nın etrafı küçük bir kan gölüne dönmüştü. Ayaklarından tabuta hala bağlıydı ve anahtarlar olmadan kurtulması mümkün değildi. Etejere uzanarak kendine doğru çekti. Kenarlarına sıkıca tutundu ve tüm gücüyle dönerek, kendini aşağı doğru itti. Tabutun ağırlıyla dengesini kaybetti ve kolu yerle tabutun arasında kalarak sıkıştı. Çok canı yanıyordu. Ağırlığını tabutun üzerinden yere vererek, diğer eliyle tabutu kolunun üzerinden çekti. Kolu kırılmıştı ve kemik derisini parçalamıştı. Birden bayılacak gibi oldu. Ama kendini bırakmaması gerektiğini biliyordu. Rızanın kemerine uzandı. Sağ kolu kırıldığı için sol eliyle uzanmak zorunda kalmıştı ve anahtarları ancak birkaç başarısız girişimden sonra çıkarabildi. Yine aynı güçlükle ayaklarına bağlı zincirin kilidini açmaya çalıştı. Anahtarlıkta aynı boyda altı anahtar bulunuyordu. Acı bütün hücrelerine işliyordu. Ter içinde kalmıştı. Dördüncü denemede kilidi açmayı başardı. Eğer Onur hala yaşıyorsa ve buradaysa onu bulmalıydı. Koşarak merdivenleri çıkmaya başladı. Daha yarısını çıkmamıştı ki, elbisenin eteğine basarak olduğu yere düştü. Acı dolu bir çığlık attı. Kırık kolu daha da kötü bir hal almıştı şimdi. Tekrar ayağa kalkarak bu kez daha dikkatli çıktı merdivenleri. Burası evin giriş katıydı. Sağa doğru hafifçe dönüldüğünde tekrar merdivenler başlıyordu. Soluk soluğa etrafına bakındı. Kendisine en yakın kapıya koşarak açtı. Teker teker bütün odaları dolaştı. Bu katta Onur'u yoktu. Merdivenlere yöneldi. İkinci kata çıktığında heyecandan bayılmak üzereydi. Yine kendisine en yakın kapıya yönelmek üzereyken, adımları onu başka bir kapıya yöneltti. Kapının tokmağına dokundu. Kalbi adeta göğsünü yarıp yerinden fırlayacaktı. Tokmağı çevirdi ve yavaşça kapıyı açtı. Odanın ortasında geniş bir sehpa, üzerinde cam bir tabut bulunmaktaydı. Tabutun içinde Beyaz ceket ve pantalon içinde Onur yatıyordu. Çiğdem tabuta yaklaştı. Gözlerinden yaşlar akıyordu. Usulca tabutu açtı ve oğlunun alnından öptü. Buz gibiydi. İçi sızladı Çiğdem'in. Kalbi eziliyor gibiydi. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Kolundaki acıyı hissetmiyordu. Kendinden geçene kadar saatlerce ağladı Çiğdem. Kendine geldiğinde kolu tekrar dayanılmaz derecede sızlamaya başlamıştı. Dışarı çıkmalıydı. Ama Onur'u burada bırakamazdı. Gözü pencereye kaydı. Hava yeni aydınlanmak üzereydi. Nerede olduklarını bilmiyordu. Aşağı inip Rıza'nın üzerinde telefon olup olmadığını kontrol etmeye karar verdi. 112 acil yardım ve 155 polisi arayacaktı. Ayağa kalkmaya çalıştı fakat olduğu yerde sendeledi. Tüm gücü tükenmiş hissediyordu. Biraz daha çabayla ayağa kalktı. Merdivenlerden inerken bir rüyada gibi hissetti kendini. Gerçi ancak kabus olabilirdi yaşadıkları. Birazdan yatağında Onur'un öpücükleri ile uyanacak ve ailece güzel  bir kahvaltı yapacaklardı. Ali'ye krep yapacaktı. Biraz peynir kızartacak, Onur'un rafadan yumurtasını pişirecekti. Ama uyanamıyordu bir türlü. Kabus yakasına öyle sıkı yapışmıştıki. değil bırakmak, bir parça hafifletmiyordu bile. Kırık koluna bakmaya cesaret edemiyordu. Kanaması durmuşa benziyordu. Bodrum kata indiğinde birkez daha sarsıldı. Rıza yoktu. Yerde yer yer pıhtılaşmaya başlamış kan lekeleri mevcuttu. Arkasında birini hissetti. Ürpertiyle döndü. Kimse yoktu. Beyni oyun oynamaya başlamıştı.


******************************************************************************


     Rıza kendine geldiğinde üşümeye başlamıştı. Kafasını kaldırıp etrafına baktı. Karnından gelen acıyı hissedince gözleri vücuduna saplanmış cam parçasına kaydı. Çiğdem kaçmış olmalıydı. Belkide fazla uzaklaşmamıştır diye düşündü. Karnına saplanmış cam parçası canını acıtsa da çıkarmaması gerektiğini biliyordu. Daha önce ilk yardım kurslarına katılmıştı. Cam parçasını çıkarırsa yarası daha fazla kanayacaktı. Zorlukla doğruldu. Ayağa kalktığında başı döndü. Yavaş yavaş merdivenlerden çıkarak giriş katına ulaştı. Sokak kapısına yönelerek dışarı çıktı. Sokağın sonuna ancak varabilmiştiki, biran gözleri karardı ve yere düştü. Hayalinde, Çiğdem'le dans ettiklerini görüyordu. Çiğdem'in üzerinde incilerle işlenmiş beyaz elbisesi vardı. Dalgalı saçları omuzlarından aşağı düşüyor ve rüzgar başındaki duğağı havalandırıyordu. Kırmızı bir ruj sürmüştü dudaklarına. Kahkahalar atıyor ve elindeki kadehten ara ara içkisini yudumluyordu. Bir göl kenarındaydılar. Uzakta birisi keman çalıyordu. Etrafta tanımadığı insanlar vardı. Herkes mutluluklarını paylaşıyor görünüyordu. Bir havai fişek patlıyordu gökyüzünde. Çiğdem'in elindeki kadeh elbisesine dökülüyor ve her yer kırmızıya boyanıyordu. Çiğdem acıyla bakıyordu gözlerine. Ağzından kanlar boşalıyordu. Kemancı kendilerine doğru geliyordu hızlı adımlarla. Ama elindeki kemana benzemiyordu şimdi. Bir tabancaydı ve kendilerine doğrultmuştu. Adamın yüzünü seçemiyordu. Biraz daha yaklaştı adam. İşte şimdi açık şeçik görüyordu karşısındaki adamı. Ta kendisiydi. Nasıl olur diyordu içinden. Kollarındaki kadına baktı. Birşeyler söylemeye çalışıyordu. Kulağını yaklaştırdı Çiğdem'in dudaklarına. 'Hoşçakal Ali' dedi Çiğdem.

*********************************************************************************

     Çiğdem yukardan sesler duydu. Rıza dönmüş olabilir miydi? İçgüdüsel bir şekilde kapının arkasına saklandı. Birden fazla erkek sesi geliyordu. Aşağı doğru ayak sesleri yaklaştı. Eli silahlı bir adam içeri adım atar atmaz kapının arkasına baktı ve Çiğdem'i gördü. Ardından eli silahlı üç adam daha girdi. Bunlar Polisti. Çiğdem derin bir nefes aldı. İlk giren polis Çiğdem'in sağlam kolunu kendi kendi koluna kelepçelerken, başka biri telsizle bilgi verdi ve ambulans istedi. 'Oğlum yukarıda' dedi Çiğdem. 'Onu da götüreceğiz' dedi uzun boylu esmer bir polis memuru. Hastaneye vardıklarında, ameliyata alındı Çiğdem. Uyandığında Ali yanındaydı. Son görüşmelerinden bu yana iki gün geçmişti ancak yıllardır görüşmemişler gibi hissetti Çiğdem. 'Ali' dedi.
'Şiiişşt' dedi Ali.
'Hepsi geçti. Şimdi dinlenmeye çalış. İstersen sonra uzun uzun konuşuruz. Önümüzde upuzun bir ömür var' dedi. Sessizce gözlerini kapadı Çiğdem.
     Az sonra içeri giren polis memuru bozdu sessizliği. Çiğdem'in ifadesini aldıktan sonra, Rıza'nın hayatta olduğunu, hayati organlarından yaralanmadığı ve fazla kan kaybetmediği için durumunun iyi olduğunu söyledi. Rıza'yı yolda aynı sokakta oturan emekli öğretmen Kemal Bey bulmuştu. Hemen 112 acili arayarak yardım istemiş ve karnındaki cam parçasını görünce de Polise haber vermişti. Polis evini aramaya geldiğinde Çiğdem ve Onur'u bulmuştu. Onur şimdi yeniden defnedilecekti. Rıza ise, akli dengesinin yerinde olup olmadığına karar verildikten sonra ya hapse, yahut ruh ve sinir hastalıkları hastanesine sevk edilecekti.
     Yeniden uykuya dalmak üzereydi ki, tekrar açılan kapı sesiyle gözlerini açtı Çiğdem. Bu kez gelen doktordu. Orta yaşlı, seyrek saçlı, kumral bir adamdı. Yüzünde insana güven veren babacan bir gülümseme vardı.
'MR sonuçlarınız az önce geldi. Haberiniz var mı bilmiyorum ama yedi haftalık gebesiniz. Birazdan Kadın Doğum uzmanı arkadaşımız size konsültasyon uygulayacak' dedi. Çiğdem şaşkınlık içinde Ali'ye baktı. Çok uzun zamandır Ali'nin gözlerinde böyle sevinç görmemişti.

*********************************************************************************

     İnsan en büyük acıları aşkın peşinden koştuğunda yaşıyordu muhakkak. kalbi defalarca unufak ediliyor, gururu örseleniyor, özlemin en derinlerini yaşıyordu. Ancak yine de, tüm bunlara rağmen, en büyük pişmanlığını da aşkı görmezden gelmeye, yahut hafife almaya çalıştığında yaşıyordu. Herşeyin bir bedeli vardı. Aşkın bedeli de acı yada pişmanlıktı. Hep böyle olmuştu ve böyle olmaya devam edecekti. Aşk tüm ihtişamıyla insanoğluna dünyanın en büyük hazzını yaşatırken, biryandan da en büyük acıları tattıracaktı. Ve insanoğlu herşeyin gizemini çözse de, aşk hep efsunlu kalacaktı.
                                                                                                                     ASLI BAL YAVRULAR

2 yorum:

  1. çok uzun yazı..ama güzel..fakat arka plan rengi değişse ii olur
    http://zoomlabakalim.blogspot.com/

    YanıtlaSil