11 Mart 2013 Pazartesi

Efsunlu günlük 2

     Ertesi sabah uyandığımda aklıma bile gelmedi. Oysa ne zamandır gözlerimi açar açmaz onu düşünüyordum. Boğazımda hafif bir yanma hissettim. Banyoya gidip gargara yaptım. Canım kahvaltı yapmak istemiyordu. Mutfağa geçip ısıtıcının düğmesine bastım. Fincanın içine kahve doldurdum. Lavabodaki iki kirli fincanı gördüm. O an geri geldi aklıma. Acaba ne zaman gitmişti. Gitmesi rahatlatmıştı beni. Gerçi şimdi kocaman bir boşluk vardı içimde. Ama daha iyi hissediyordum. En azından doğru olan buydu. Bir katil ve bir ölü! Olacak iş miydi? Ben zaten ölmeden önce de hep doğru olanı yapmaya çalışmıştım. Kurallara uyan iyi kızdım ben. Saçları örgülü, sisteme karşı gelmeyen, herkesi memnun etmeye çalışan bir hayalettim. Şimdi düşünüyorum da aslında hiç gerçekten var olmamıştım ben. Görüntüme aldananlar var olduğumu sanmışlardı yıllarca. Hatta beni bile inandırmışlardı uzunca bir süre buna. Oysa bir yanım mucizelere inanmak istemişti hep. Öldükten sonra bile insanın huyu değişmiyormuş demek. Hala gerçekten istediğim şeyi değil de doğru olanı yapmaya çalışıyordum.


      Sıcak suyu fincana boşaltıp yatak odasına geçtim. Krem rengi boğazlı kazağımı giydim. Ölmeden önce giymezdim bu kazağı. Beni şişman gösterdiğine inanırdım. Ah bu aldatmacalar. Mutluluğu, kişinin görüntüsüyle ilişkilendiren doktrinler. Ne boş şeylere kafa yorduğumu yıllarca, şimdi anlıyordum. Altıma lacivert kotumu geçirdim. Dışarı çıkıp biraz temiz hava almalıydım. Efendim? Ölülerin oksijene ihtiyaç duymadıklarını mı sanıyorsunuz? Hayır azizim hayır. Asıl en çok biz ölüler ihtiyaç duyarız oksijene. Eğer oksijensiz kalırsak, dirilip yeniden aranıza dönmemiz an meselesidir. Sonra tekrar ölmeye çalış, yıllarca arafta kal. Çok meşakkatli bir yolculuktur bu.
     Yeniden salona döndüm. Portmantodaki şemsiyeme uzanırken gözüm aynaya yansıyan yeşil koltuğa takıldı. Biran soluğum kesildi. O keskin acı olanca şiddetiyle gelip içime oturdu. Gitmemişti. Hala huzursuz bir şekilde o koltukta oturuyordu.

0 yorum:

Yorum Gönder