8 Temmuz 2014 Salı

Uzaklarda bir şarkı çalıyor

     Evet Silvia'ya aşıktım. Hem de onu 328. kez gördüğüm o güneşli günden beri. Nasıldır bilirsiniz... O zamanlar Silvia henüz gökkuşağının renklerini bilmiyordu ve ümitsizce, üstelik hiç yeteneği olmamasına karşın hayatının rolüne kuşanıyordu. Size biraz Silviadan bahsedeyim; tanıdığınız en düzenbaz kadındır o. Eğer sizi kendine aşık etmeye karar verdiyse kaçarınız yoktur. Fakat asıl mesele de buydu işte. Silvia kararsızdı. Oysa çabalıyordum ben o zamanlar. Sırf Silvia daha kararlı bir hale gelsin diye elektronlarımı yollayıp duruyordum. Fakat ne derler bilirsiniz... Kimya'nın da yetersiz kaldığı zamanlar vardır. Üstelik bizim ilişkimizde, yağmurlu bir akşamda elimizde bira torbalarıyla gitiğimiz o köhne çatı katında yaşayan esrarengiz arkadaşının -ismi neydi çıkaramıyorum şimdi- söylediğine göre aynı zamanda vektörel denge sorunu da varmış. O zamanlar, yani Silvianın herşeyden vazgeçip gitmesinden önce dünya güzel bir yerdi çocuklar. Galiba o zamanlar savaşlar bile yoktu. Düşünsenize! Kimse kimseyi öldürmüyordu ve Silvia gitmemişti. Kendi ellerimle işlediğim o gümüş tokayı bir kez olsun takmamış olmasına gizliden gizliye içerlediğim anlarda bile mutluymuşum. İnsan bazen mutluluğun farkına varamayabiliyor.
     Evet o zamanlar Silvia'ya aşıktım ve Silvia güldüğü zaman, -öyle kahakahalar atmasına da gerek yoktu- gözlerindeki o puslu bakışı biraz olsun silecek bir tebessümden bahsediyorum... Evet o zaman dünyanın en mutlu insanı olabiliyordum. Lucas bile mutluydu. Gerçi Silvianın gittiği ve benim bunu henüz kabul edemediğim zamanlarda beni az toplamadı. Ama bir keresinde öyle bir baktı ki yüzüme, çatı delindi ve salonun orta yerinde babaannemin büyük dedesinden kalma antika halının üzerine düşüp parçalanan sandığın içinden çıkarak günlerce attığım her adımda ayağıma batan yalnızlığımın acısı iliklerime kadar işledi. Üstelik çatı delindiğinden beri  yağmur her yağdığında içeride sular birikiyordu. Ama ne ben ne de lucas boyumuzu aşan suların içinde boğulmuyorduk. Şikayet etmek için çok geçti. Galiba artık herşey için tam 7 dakika 41 saniye geçti. O sabah, hani Silvianın bizi ebediyen terkettiği o sabah her şeye geç kalmıştım. O sabahtan sonra da hiç uyumadım. Bilinciniz bazen hayattaki en büyük düşmanınız olabiliyor. Bazen sanki birşeyleri telafi etmek istercesine, biranlığına herşeyin geçtiği yanılgısına kapılmanıza izin veriyor. Ama hemen arkasından büyük bir şehvetle intikamını alıyor. Silviayı özlüyorum çocuklar. Onun ayağındaki dikiş izini özlüyorum. Dibine kadar pisliğe bulanmışken bile, dünyayı kurtarabileceğine inanmasını sağlayan saflığını özlüyorum. Sağ gözünün alt kirpik dibindeki o belli belirsiz beni özlüyorum. Küfür ederken gözlerinden çıkan öfkenin ateşini özlüyorum. Vitamini kaçmasın diye elleriyle parçaladığı marullarla salata yapma çabasını özlüyorum. Lucasın sepetine battaniye örüşünü özlüyorum. Evdeki mobilyaların yerini değiştirişini özlüyorum. Omzuma yaslanmış film izlerken, ansızın göğsümün kıllarını kopararak canımı yakmasını özlüyorum. Evet Silvia'nın canımı yakışını özlüyorum. Yokluğunun değil. Etrafımda dolaşan gölgesini özlüyorum. Özlemenin nasıl bir şey olduğunu biliyor musunuz? Hayır hayır! Bunu size anlatamam.
     Ah! Evet Silvia'ya aşıktım. Hem de onu sarı çiçekli elbisesi ile gördüğüm o muhteşem günden beri. Galiba Silvia da bana aşıktı. Bunu ilk kez, onu arkamda bırakmış yürürken, hemen yanımdaki vitrinin camına vuran yansımasından beni izlediğini gördüğüm an anlamıştım. Silvia kolay kolay, durup bir erkeğin peşinden onu izleyecek bir kadın değildi çocuklar. Bilirsiniz işte; hayat bazen sadece durup öylece izlemenizi gerektirir. Bazen öylece durup, gelen geçeni izlersiniz. Sonra biri gelir geçer. Geçti sanırsınız.

0 yorum:

Yorum Gönder